|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Geçen hafta Cumartesi günü özgürlüğümü ilan edip Kadıköy'e indim. Tek başıma. Niyetim, kitapçıların, balıkçıların, sokak satıcılarının, insanların arasında dilediğimce dolaşmak. Hayatı seyretmek. Kolay değil tüm hafta boyunca evde ve işte dört duvar arasındayım. Güzel bir sabah kahvesiyle işe başladım. Hava serin, kahve sıcak. Kahvenin tadı henüz damağımdayken sokağa attım kendimi, irili ufaklı, ünlü, ünsüz bir sürü kitapçının karşılıklı, yan yana dizildiği rengarenk çarşıdayım artık. Birinden çıkıp diğerine girmenin, kitapları bir bir ellemenin, koklamanın keyfine varıyorum. En sonunda, özellikle çocuk kitaplarına ayırdığı köşesiyle her zaman dikkatimi çekmiş olanına giriyorum. Aslında bu tek başıma gezimin de kitapçılarda uzun uzun dolaşmamın da altında yatan gizli bir neden var. Niyetim salt kafa dinlemek ya da gezmek değil. Uzun zamandır bir kitap arıyorum. Bir çocuk kitabı daha doğrusu çocuklar için bir kitap. Hayır gene doğru ifade edemedim sanırım, asıl aradığım çocuklar için yazılmış ama büyükler için de kaynak olabilecek bir kitap. Belli bir isim ise yok aklımda. Hatta neyi aradığımı da tam olarak bilmiyorum. İşte bu uzun ve yalnız gezimin sebebi de bu. Rahat rahat dolaşabilmek. İstediğim kadar. Öyle İnternet sitelerinden de kitap araştırmayı, satın almayı sevmiyorum. Kitaba dokunmalıyım alırken. Kısacası araştırma da yapmamışım önceden. Biraz karışık bir durumdayım anlayacağınız. Kitapçılarda, kitapların satır aralarında gezinip yoruluncaya dek hepsini gözden geçireceğim. Buraya kadar tamam da böyle yana yakıla ve hevesle belli bir özelliği olan ama henüz benim bile adını bilmediğim bir kitabı aramamın da altında gizli bir niyet var. ( Doğum günlerinde armağan edilen ve o kutu içinden kutu çıkan aslında pek sevimsiz hediye paketlerine benzedi bu da...)
Kitapevinin, çocuk kitaplarına ayrılan bölümüne gittim. Önce ellerim ceplerimde uzun uzun seyrettim raflardaki kitapları. Gözlerimle okşadım. Ne yalan söyleyeyim pek çok kitabı olan pek çok yazarı da kıskandım. Tatlı tatlı iç çekerken yakaladım kendimi sık sık. Biraz dikkatimi dağıtmak için, yetişkin kitapları satan kısımlarında dolandım, sonra geri döndüm. Bu kez iyice yaklaştım kitaplara. Tek tek elime almaya, bazısının sayfalarını kurcalamaya başladım. Hoşuma gidenleri kolumun altına kıstırdım. Nice sonra, ayaklarıma inen karasuları fark edip, bana pek uygun olmasa da küçücük taburelere oturdum zor zahmet. (Bir ara oturup kalkerken düştüm bile...) En üsttekinden başladım. Benden cesaret alan bir iki yetişkin daha oturdu yanıma. (Onlar temkinli davranıp düşmediler). Bir bir ve hepsini de bir solukta okudum. Evet bu da güzelmiş, bu da... Aaaa!! Bunu biliyorum ben diyerek kimi zaman. Ama hiç birisi de aradığım nitelikte değildi. Peki ne arıyordum ? Sanırım biraz ondan sözsem iyi olacak.
Çocuklar için yazılmış ama büyüklere yol gösterici olabilecek bir kitap. Evet aynen böyle, çocuklar için yazılmış ama büyüklere ipuçları barındıran bir kitap. Haydi biraz daha açayım; Kitap okumayan çocukların ebeveynlerine seslenecek bir kitap.
Bir kucak dolusu kitap seçip okumuşum. Kucağımdakiler bitti. Yenilerini almak için yerimden kalktım. O da ne ? Rafın arka sıralarına saklanmış bir canavar var orada. Arkalarda bir yerde: Kitap Canavarı. Oradan öylece bana bakıyor. Gülümsedi. Ben de gülümseyip elime aldım. Pırıl pırıl bir baskı. Beyaz, kapağın üzerinde kırmızı ağırlıklı nefis bir canavar resmi. Tombul, pembe yanaklı.
Hemen yerime dönüp iştahla incelemeye başladım. Yazarı; Aytül Akal. Canavara resimleriyle renk veren Hülya Delibaş Ceylan. Uçanbalık Yayınlarından çıkan kitap, Nisan 2004 baskısı. Sindire sindire okumaya çalışacağım. Kararlıyım. Ama ne mümkün ! İlk satırlarından itibaren içine çekiverdi beni.
" Bazı canavarlar aramızda yaşar. Onları hemen fark ederiz. Çocukların saçlarını çeker, kalemlerini kırar, kitaplarını yırtarlar. Çevreye dehşet saçan bu korkunç canavarların anneleri, onlara çocukken masal okumamış mı yoksa ?"
Kitap bu çarpıcı soruyla başlıyor. Devamında da soruyu açıyor. Başka sorularla ve gene yanıtlarını vererek devam ediyor. Kitabın baş kahramanı, Hülya Delibaş Ceylan'ın olağanüstü çizgileriyle renklenmiş, son derece sevimli, iştahlı ve doğal olarak da tombul bir canavar. Çocuklar, bir psikolog, bir öğretmen de yan karakterler. Kitap Canavarı adından da anlaşılacağı gibi kitapları çok seviyor. Özellikle de çocuk kitaplarını. Ama, onları okumayı değil...Ya ! Peki, bir kitap canavarı kitapları okumuyor da ne yapıyor dersiniz? Yok bu sorunun yanıtını ben vermeyeyim. Tadı kaçmasın. Ama minicik bir ip ucu sizlere; bu canavar yüzünden kitapçılar kitap basmaya, oyuncak fabrikaları oyuncak üretmeye yetişemiyorlar. Çocukların kitaplarına dadanan bu canavara büyüklerin tepkisi ise hep aynı. Taaa kiii... Evet ta ki...İsterseniz bundan sonrasını da anlatmayayım. Neler oluyor? Yetişkinler canavarı nasıl fark ediyorlar? Hep birlikte onu nasıl alt ediyorlar ? Bu soruların yanıtlarını siz okuyuculara bırakayım, kendiniz keşfedin. Hem öyle alt etmek deyince, hemen canavarı kılıçtan geçirip yerlerde sürüklemek, korkutup uzaklara kaçırmak gelmesin aklınıza. Kıldan ince kılıçtan keskince bir yöntemle alt ediyor kahramanlarımız canavarı.
Kitap Canavarı, sadece çocukları kitapla tanıştırmanın, kitap oku(t)manın sevdirilmesi değil aynı zamanda yaşam boyunca karşılaşılabilecek çözümsüzlüklerde alınabilecek tavırlara da değiniyor, çok bağırmadan. Satır aralarında aslında hep beraberimizde olan akılcı çözümleri gösteriyor.
Okul öncesi ve ilk öğretim 1.2. sınıf düzeyindeki çocuklara ama öncelikle tüm ana babalara önerilebilecek bir kitap, Kitap Canavarı. İyi okumalar, iyi eğlenceler dilerim. Ellerinize, yüreğinize sağlık Aytül Akal.
Bu kitabı ararken yaşadığım ilginç bir anıyı da aktarmak istiyorum. Ben kucağımda bir yığın çocuk kitabı, oturmuş tatlı bir Cumartesi gününe keyif katarken, arkamdan gelen seslere istemeden kulak misafiri oldum. Ne yalan söyleyeyim, ardından da sezdirmeden dinledim.
Genç bir kız sesi önce:
- Ama hayatım, onlar sana uygun değil ki.... Resimleri az. Sen daha bunları okuyamazsın ki...
Daha genç bir ses, haydi abartmayalım, bir çocuk sesi. Muhtemelen beş altı yaşlarında bir kız çocuğu.
- Ama ablaaa, lütfen yaa. Baksana ne güzel.
- Tamam da hayatım, sen daha okumayı bilmiyorsun. Bunları sonra alırız. Yani iki üç ay sonra.
İşte o zaman dayanamadım göz ucuyla baktım seslerin sahiplerine (demek kız ilkokula başlamış ! ).
Doğru tahmin etmişim. Henüz yirmili yaşlarının başında çok hoş, havalı ve güzel bir genç kız. Çok da zarif. Şık. Yanında da boyuna baksanız sekiz dokuz yaşında diyeceğiniz, ablası gibi narin, güzel bir kız çocuğu. Maşallah ! Henüz ilkokul birinci sınıftaymış oysa. Kız ısrar ettikçe abla, vazgeçirmeye çalışıyor. Ama hiç kitap almayacak da değil.
- Bak, burada Barbie'li kitaplar da var. Hem resimleri de çok.
Şeytan dedi kiiii; ( ! )
“ Kalk git yanlarına. Ne biliyorsunuz okumayacağını. Böyle derseniz ne okuma yazmayı sökebilir ne de okumanın gereğini anlayabilir. Kitapları sevmeyi de bilemez. Kırmayın cesaretini bırakın elesin hepsini, kitap ellenir hatta koklanır. Okunur. Bir daha okunur,” de.
Ama hemen kendime engel oldum. Ne de olsa şeytan bu, uymamak lazım. Çocuğun gözünde o sinirli tavrı sergileyip, önce o kitapçıdan sonra diğerlerinden dolayısıyla kitaplardan soğutmamak lazım. Sustum, beklemeye başladım. Ama hala kulaklarım onlarda. Derken baktım, bizim kız elden gidiyor, bir Barbie dergisi ile bir Barbie deftere tav olacak, bir hamlede doğruldum yerimden. Yavaşça dokundum omzuna ufaklığın. Ürktü, başını çeviremedi. Ama göz ucuyla da süzüyor aklı sıra belli etmeden. Ben pes etmedim. En yumuşak sesimle masal okur gibi konuşmaya çalıştım:
- İstersen buna bir bak. Resimleri çok güzel, üstelik çok da eğlenceli. Ben az önce okudum ve çok güldüm. Üzerinde de yazıyor zaten, En Matrak Canavar Öyküleri diye, ablan okur sana önce, haftaya da sen okursun.” dedim.
Ufaklık ancak o zaman döndü bana. Hiçbir şey söylemeden o kadar güzel teşekkür etti ki anlatamam. Birbirimize “iyi günler” dileyip ayrıldık. Ben okumaya devam etim. Görevini yapmış basiretli bir yetişkin olmanın verdiği gönül rahatlığı ile okudum kitaplarımı.
Çoğu kez çocuklarımızın kitap okumamasından yakınır dururuz. Türlü bahanelerle onları (belki de kendimizi) haklı çıkartmaya çalışırız bir yandan da. “ Biz sizin yaşınızdayken, iki günde bir kitap bitirirdik. Şimdi, nerdeee? Ama ne yapsın çocuklar da haklı, dikkatlerin dağıtacak o kadar çok şey var ki, başta televizyon, bilgisayar oyunları, türlü türlü oyuncak....” Bu bahaneler bitmek bilmez, söylenir dururuz. Ama kimsenin aklına aynaya bakmak gelmez. Ya biz? Bizler, ne kadar kitap okuyoruz? Hangimiz, televizyon dizilerinden ayrılıp, işimizden vakit ayırıp, uykumuzdan fedakarlık edip (ve daha bir çok şeyden) , kendimiz ya da çocuğumuz için kitap okuyoruz? Hiç değilse haftada bir iki gün, günde on beş dakika? Bunlara verecek yanıtımız yoksa biraz durup düşünmeliyiz bence. Ya da daha iyisi hemen en yakındaki kitapçıya gidip, ‘Kitap Canavarı' isimli kitabı edinmeliyiz. Önce kendimiz okumalı, kendimiz gülmeliyiz. Gülerken düşünmeliyiz. Kitabın yazarı Sayın Akal'ın kitabın en başındaki sorusunun yanıtını düşünmeliyiz.
" Bazı canavarlar aramızda yaşar. Onları hemen fark ederiz. Çocukların saçlarını çeker, kalemlerini kırar, kitaplarını yırtarlar. Çevreye dehşet saçan bu korkunç canavarların anneleri, onlara çocukken masal okumamış mı yoksa?"
Kitapçılarda gezinirken havanın karardığını, kentin güzel bir kış akşamına hazırlandığını fark etmemişim. Bir yandan da bu yazının taslağını hazırlıyorum kafamda. Yaklaşık bir saat sonra eşim ve bizim ufaklık geldiler Kadıköy'e. Birlikte simitçiye oturduk. Kızım büyük bir iştahla simit yerken aynı iştahla aldığım kitapları dinledi. Bu kitabı görünce de çığlık çığlığa “ Ben bunu biliyorum, bunu okumuştuk biz “, dedi. Tekrar okuduk. İkimiz de ilk kez okuduğumuz andaki tadı aldık.
Sanırım kitapçıdaki o tatlı kız da sevmiştir Kitap Canavarını. Belki bir gün heceler; “Kiiii-taaap, kitap, ccc- caaa-can-canavvv-canavar- canavarı. Kitap Canavarı.”
Kentin ışıkları iyice belirginleşmeye başlamıştı. Bir elime ufaklık yapıştı, bir elimden Kitap Canavarı tuttu, hızla akan kalabalığa karıştık. Yüzümde bir gülümseme, damağımda buruk çay tadı.
Teşekkürler Aytül Akal. Bu güzel öğleden sonrası için.
Çiğdem GÜNDEŞ (23.12.2004)
|
|
 |
 |
 |
 |
|
   |
|